
NAMIK KEMAL “İNTİBAH” KİTAP YORUMUM
Kitabı okuyanların ya da bir gün kitapla denk düşecek olanların da karşılaşacağı üzere kitabın girişi “Son Pişmanlık” olarak başlıyor. İntibah kelime anlamı olarak “Uyanmak, Uyanış” anlamına gelmektedir. Namık Kemal eserini kaleme aldığında romanına “Son Pişmanlık” adını vermiştir fakat döneminde kendi bilgisi olmadan kitabının ismi değiştirilmiş ve belli kısımları da sansürlenmiştir. İntibah: Sergüzeşt-i Ali Bey, Uyanış: Ali Bey’in Macerası kitabı üzerine benim yorumlarıma, aklımda kalan noktalara gelelim şimdi de…
Kitap 136’ıncı sayfada etkileyici bir finalle son buluyor. Benim bir günde okuduğum bu kitaba siz de keyfinizin yerinde olduğu bir gününüzü vererek, köşenize çekilip tamamlayabilirsiniz. Bu kitabın ismine siz de bir yerlerden aşinasınızdır. Üniversite sınavına çalıştığım zamanlardan hatta lise edebiyat derslerinden –ki en sevdiğim derslerdendi- bu kitabın önemine dikkat çekildiğini hatırlıyorum. Türk Edebiyatının ilk edebi romanı oluşu… Bu özelliği ile veyahut edebiyatımızın klasikleri oluşu sebebiyle, dönemin toplumsal yapısı hakkında bilgi edinmeniz açısından çok keyifli bir okuma sundu eser bana.
Osmanlı’nın o dönemlerdeki -1870’ler- toplumsal hayatı, sosyal yaşamı, aile ilişkileri ve ikili ilişkilerine dair izler anlatımın içinde kendine yer buluyor. İlk kısımları okurken benim dikkatimi çeken yönü; o dönemin İstanbul’una dair yapılan betimlemeler her okuyucunun zihninde, hayal dünyasında bir film gibi sahnelenebilecek cinsten. Kitabı okumaya devam ettiğimde görüyorum ki bu betimlemeler mekânlarda, karakterlerin anlatımında kendini hissettirmeyi sürdürüyor.
Karakterler demişken onların beşinden genel özellikleriyle bahsedeyim, iyi ve ahlaklı olanlar karşılarına konumlandırılmış kötü ve ahlaksız olanlar. Bu kitabın iyisi hep iyi kötüsü hep kötü ama kafamı karıştıran tüm olaylarında kendisi etrafında döndüğü başkarakterimiz Ali Bey’dir. Ali Bey son derece iyi eğitim almış, yabancı dil bilen, kültürlü bir adamdır fakat bu özellikleriyle kulağa iyi gibi gelen Ali Bey dönemin koşulları içinde asla onaylanmayan ilişkiler içinde bulunacaktır. Sonrasında bunun ona ve ailesine vereceği zararlara gözü kapalı kalacak, bir noktadan sonra da öfkesine yenik düşerek, başkasının lafıyla ailesine zulüm eden kendisi olacaktır.
Romanımızın kötüsü Mehpeyker’dir kendisi küçük yaşta kötü yola düşmüş, erkekleri tuzağa düşüren içi kötülükle dolu bir kadın olarak tasvir ediliyor. Bu kötülüğünü de başından sonuna kadar koruyor hatta zaman zaman kötülüğün dozunu da arttırıyor. Zalimce planlar kuruyor. Bu zalimce plandan en çok yarayı alan kitabın en masum karakteri oluyor. Dilâşub, Ali Bey’in onu çok seven fedakâr eşi. Aslında o zaten romana bugün baktığımızda anlam veremeyeceğimiz, yanlış bulacağımız hatta öfkeleneceğimiz acıklı bir yerden giriş yapıyor zaten. Ali Bey’ in annesi Fatma Hanım tarafından köle pazarından Ali Bey’e cariye olarak satın alınıyor. Bu o dönemler için çok olağan bir durum. Fatma Hanım ise oğlunun sadece iyiliğini düşünen bir anne olduğundan bunu yapıyor. Oğlu ile Mehpeyker konumunda bir kadının münasebetini öğrenince oğlunu onun kötülüklerinden korumak istiyor belki ama kötülüğün Dilâşub’un hayatına daha da acı eklemesiyle kala kalıyor. Olaylara geçmeden Ali Bey’in dostu Atıf Bey’in de nasihatleri ile kendisine yol gösteren dost gibi dost dedikleri arkadaşından bahsetmiş olalım.
İftira; bir kadının, kötü ve ahlaksız olarak tasvir edilen bir kadının –Mehpeyker- başka bir kadına iyi, ahlaklı ve masum bir kadının –Dilâşub- namusuna iftira atması. Yalanlarla, düpedüz kötülük yapmak için kurulmuş bir planla üstelik. Burada aklıma gelen ikilem hadi yalan söyleyen iftira atan yaptı da inanan nasıl inandı? Hangisi daha acıydı Dilâşub için? Kendini doğrusunu anlatamamak mı, doğrusunu anlatmak zorunda bırakılmak mı? Ali Bey’in öfkeden gözü dönüp, el âlemin lafıyla dedikodulara inanıp onu köle tacirlerine tekrar satışı mı? Tam da bu noktada çok üzülüp kızıyor kitabın sonunu getirebilmek adına büyük bir merak içine düşüyorsunuz. Belki de –en azından bende böyle oldu- Dilâşub’un iyi olacağı, haklının ortaya çıkacağı, masallarımızda ki gibi iyinin kazanacağını okumak istiyoruz. Peki böyle mi oluyor yavaş yavaş sona geliyoruz. Gel zaman git zaman –masallardan bahsedince böyle söylemek istedim sanırım- Dilâşub, Mehpeyker tarafından satın alınıyor kendine hizmet etmek üzere. Ah ah bundan sonra Dilâşub’a çektirdikleriyle kalmak istemeyen kötü karakterimizin planı Ali Bey’in öldürülmesi üzerine. Burada ki yaşanan ve sizi hızla okumaya teşvik eden anlarla baş başa bırakıyorum ve buradan itibaren sona geçtiğimi bildirmek istiyorum.
Mehpeyker’in planları istediği gibi gitmiyor ve son ana kadar sevgisi ve fedakârlıklarıyla okuyacağınız Dilâşub öldürülüyor. Bunu gören Ali Bey ise Mehpeyker’i öldürüyor. Gerçeği öğrenmesi hiçbir fayda getirmeyen Ali Bey ise acısına dayanamayarak hapishanede bütün bunlardan bir süre sonra ölüyor. Acı, keder ve gözyaşı ile çokça denk düşüyorsunuz son bölümde.
Ve o meşhur söz “Son pişmanlık fayda vermez.”
Gerçekten öyle midir, bazen son pişmanlık elimizde olanı düzeltmeye yetmez mi? Adına şarkılar bile yazılan son pişmanlık çare olamıyorsa ondan bir önceki pişmanlıkla ne yapmalı? Hayat bu ya pişmanlıklar da, iyilik de kötülük de bizler için, öfkemizden uzak kalmayı seçebilmek de sevene kıymetini vaktinde verebilmek de. İyilikle, sizi sevenlerle, sizin sevdiklerinizle, kıymet bildiğiniz, kıymetinizi bilen insanlarla kalın.
Kitaplarla kalalım. Bol kitaplı, okumalı, günler…